+A A -A

59 Yıldır Adına Şenlik Düzenlenen Nasreddin Hoca

-A A +A

İdris DOĞAN
idris-dogan@hotmail.com

 Son yıllarda Akşehir ile Eskişehir arasındaki Nasreddin Hoca’ya sahiplenme yarışına, siyasetçilerden sonra bilim insanları da bodoslama daldı. Hangi çağa ve kişiye ait olduğu belli olmayan bir taşı, “Akşehirliler çalmasın diye kilitledik.” diyen zihniyeti elbette samimiyetten uzak ve fevkalade incitici bulurum. Evet, kimileri için istismar ve tabasbus başkalarının yanında şeref ve paye arama vasıtası olabilir, ancak bu eşine az rastlanır hadisedir.

Doğru, Merhumun doğum yeri konusunda bir tartışma var, böyle giderse var olmaya devam edecek. Bilirsiniz tarihçi değilim, ancak merak edenlerin büyük tarihçi İsmail Hakkı Konyalı’nın bu konudaki tespitini gözden geçirmelerini ve yazdıklarını unutmamalarını tavsiye ederim.

Bu tartışmanın sebebine dönelim. Lâtife ve nükteye zarafet yükleyen kadim medeniyetimizin gülen yüzü Nasreddin Hoca’nın Akşehir’de emlâki, medresesi ile zaviyesi bulunmakta idi. İyi ki, bu toprakların mührü mesabesindeki türbesi hala dimdik ayakta.

Türkiye’de medrese, tekke ve zaviyeler konusunu araştıranlara şunu sordum hep: “Medrese, tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla oralarda bulunan binlerce, on binlerce el yazması kitaplar neden ortada yok?” Muhataplarım bu soru karşısında yutkunur, konu üzerinde durmamayı durmaya, susmayı konuşmaya tercih ederler.

Yüzyıllar boyu medrese, tekke ve zaviyelerde satır satır okunarak hıfzedilen kitaplar ve menakıpnameler, Batılılaşma adına köksüz ruhsuz yeni bir nesil oluşturulur iken Türk kültürüne savaş açanların marifetiyle buharlaştırıldı. Bu macerada öyle felaketler yaşandı ki; bilgisi, tecrübesi ile birlikte Hıristiyan Batı’nın ne kadar inanç ve moral değeri varsa hayatımızın bütün alanlarına insafsızca boca edildi.

Yüksek bir deha sahibi, insanlığa hikmet deryasından tertemiz damlalar sunan; milli, tarihi ve kültürel mirasımız içinde özel bir yere sahip olan Hoca’mız, sözlü edebiyatımızın sınırlarını zorlayıp aşarak geldi bugünlere.

Emsallerinden farklı olarak elimizde yazma eseri bulunmayan Nasreddin Hoca, unutulma ateşinde yanıp kül olmaktan milletin müthiş hafızası ve engin sağduyusu yanında, ismiyle müsemma harika türbesi sayesinde kurtuldu.

Fıkralarıyla yüzyıllar ötesinden günümüze uzanarak bizi aydınlatan; insanlığın ümidi, heyecanı, gülümseyen yüzü Nasreddin Hoca’nın bir masal, bir destan kahramanı olarak algılanmasını kaygı verici bulduğumu ifade ettim hep. Hoca efsanevî bir kişilik de değildir, yaşadığı yer, zaman ve mekân ayan beyan belli bir mübelliğ, bir muallimdir.

Yüzyıllar ötesinden, insanlığın var oluş gayesi ve payesi sayılan sabır, şeref ve izzetin ancak zarafetle, tebessümle kıymet kazanacağını, aksi takdirde insanlığın bir yanının eksik kalacağını bizzat gösteren bir âlim, bir arif nasıl olur da soyut kültürel varlık haline dönüştürülebilir?

Nasreddin Hoca adına şenliklerin düzenlediği bugünlerde zihnimizi biraz daha yorma adına yazdım bunları. Evet, Hoca insanlık için hoşgörü, dostluk, barış ve iyimserlik sembolüdür ve olmaya da devam edecektir.

Mizah Ustası veya Halk Bilgesi diye sunulması bir yana Nasreddin Hoca, ömrünü insanlara doğru yolu göstermeye hasretmiş, onları kötümserlikten, karamsarlıktan çekip çıkarmış bir mürşittir. Bunu yaparken kendisine has bir yol izlemiştir. Hakkın anlatılması ve toplumda aksak yönlerinin düzeltilmesi için, meseleyi halkın anlayacağı bir dil ve üslûpla, kısa ve öz olarak nükteli bir şekilde dile getirmiştir.

Nasreddin Hoca, halka doğruyu tavsiye eden âlim ve arif bir münevver; nezih bir mizah dili kullanan müthiş hazır cevap ustası, hayır üstadıdır. Kendisi, çağdaşları Mevlana Cellalettin-i Rumi, Hacı Bektaş-ı Veli, Seyyit Mahmut Hayrani, Ahi Evran gibi, Haçlı seferlerine ve Moğol akınlarına maruz kalan Anadolu'nun vatan haline dönüşmesinde büyük emeği olan gönül erlerimizden biri, hatta en önemlisidir. Aslında mayaladığı göl, Anadolu; maya tutan su ise, milletin Anadolu’da oluşturduğu kadim medeniyet ve onun istikbali ile devletin bekasıdır.

Kimi haddini bilmezlerin iddia ettiği gibi, onun kıssaları ahlâka ve edebe asla aykırı değildir. Öyle olsaydı latifeleri, nükteleri ibret dolu birer darbımesel halini alarak atasözüne dönüşür müydü?

Türk milletinin yüksek zekâsını, ince mizah gücünü en iyi şekilde yansıtan nüktelerin en belirgin özelliği inancımıza uygun olması, Kutsal Kitabımızda yer alan emir ve yasakları bir lâtife üslûbu tadında dile getirmesidir.

Nasreddin Hoca, insanı ve toplumu her yönüyle çok iyi tanımış; sözünü insanların aile, komşuluk, dostluk, ticarî birlikteliklerine ait gördüğü aksak yönleri düzeltmek ve nasihat amacıyla sarf etmiştir. Onun fıkraları, Hayrani Altuntaş Hoca’nın tespitiyle ifade etmiş olayım, adeta birer ayet tefsiridir.

Merhumun nükteleri, geçmişte olduğu gibi, günümüzün pedagog, sosyolog ve psikologlarının da yararlanabileceği, çağımız insanının içinden çıkamadığı problemlerine çözüm bulabileceği eşi bulunmaz, harika bir kaynaktır.

Haydi, bugün böyle olsun; sizlerle paylaşmak isterim “Hâzâ Terceme-i Nasreddin Efendi Aleyhir-Rahme” adlı yazma eserde: “İşte Nasreddîn Efendi’nin kibâr-ı evliyâdan (evliyânın büyüklerinden) olduğuna şek ve şüphe yoktur. Merhûmun bu kıssalardan haberi var yok, böyle yazmışlar. Her kim okuyup tamâmında bu merhûmun rûhu için bir Fâtiha bağışlarsa, Hak sübhâne ve teâlâ ol kimsenin âhir ve âkîbetini hayreyleye.” şeklinde bir tespit ve dua vardır.

Kendisinden feyiz aldığımız Çağların Hoca’sına, bu vesileyle bizden de bir dua: Allah kendisine gani gani rahmet etsin.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 07.07.2018 - 15:33 -664-
Bu sayfayı paylaşın :