Hep Ben mi Soracağım?

-A A +A

Yozgat’ımız altmışlı yıllarda nüfusu ancak yirmi-yirmi beş bin civarında bir orta Anadolu şehriydi. Şehrimizde yabancı yoktu. Bira fabrikasının dışında devlet yatırımı yoktu, sanayicisi yoktu, dolayısıyla iş sahası yoktu. . Bu sebeple, Orta Anadolu’nun göbeğindeki şehrimiz diğer vilayet insanları için cazibe merkezi değildi. Bilakis dayatmaların da etkisiyle göç veren bir şehirdi, ekmek umudu olmadığı için dışarıdan göç almazdı. Dolayısıyla şehir kozmopolit değildi. Herkes birbirinin emmisi, dayısı, bir şekilde akrabasıydı. Bundan dolayı herkes birbirini tanırdı.

Orta Anadolu’nun fakir insanları Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlere de gidip gelemezdi. Çoğu insanımız, şehrimizin dışına ya askerlik görevi sebebiyle çıkmış ya da hastalandığı için doktora görünmek üzere çıkmıştır. Bu yönüyle de Yozgat yeni kültürlere kapalıdır. Yeme içme alışkanlığımız, sohbet tarzımız, şivemiz hülasa her şeyimiz birbirine yakındı. Ne öğrenmişsek birbirimizden öğrenmişizdir.

Yöremizde “ne yapıyorsun” anlamında kullandığımız “nöörüyon” kelimesi meşhurdur ve başka yerlerde kullanılmaz. Tabii bu konuşma tarzının üniversite giriş sınavları için gittiğimiz Ankara’da garip karşılandığını etraftakilerin bakışlarından anlayabiliyorduk. Acaba konuşma tarzımız onlara yabancı mı geliyordu, kaba mı buluyorlardı, biraz gürültülü mü konuşuyorduk? Neydi durumumuz! Hani bir de şu vardı. Vaktiyle bir Ankara valisi köylüleri Ulus semtine almamış, hatta Atatürk’ü ziyarete gelen Âşık Veysel’i “kravatsız” diye Kayaş’tan geri göndermişti. Oysa şartlar eşit ve adil hale getirildiğinde köylü çocukları da başarılı olabiliyordu.

Nihayet üniversite giriş sınavlarında başarılı olmuş, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kayıt hakkı kazanmıştık. Ankara’da bir şekilde garip karşılandığımızı düşünürken bu defa İstanbul’daydık. İstanbul altmışlı yılların sonunda iki buçuk milyon nüfusa sahipti. Her biri bir yerden gelmiş iki buçuk milyon insan. İçlerinde kanun kaçağı olanlar, dolandırıcılar, yankesiciler, yalancılar, üçkâğıtçılar vardı. Bunlardan haberdar edilmiştik, ailelerimiz paramızı çarptırmamamız için bizleri sıkı sıkı uyarmıştı.

Bir yerden bir yere gideceğiz ama nasıl gideceğimizi bilmiyoruz, yer garibiyiz. Gideceğimiz yere hangi otobüsün gittiğine dair hiçbir bilgimiz yok. Otobüs mü gider, minibüs mü gider yahut taksi ile mi gidilir, bilmiyoruz. Ama bir şekilde öğreneceğiz. Tabii sorarak. İyi de kime soracağız bunu, kime güvenilir? Ankara’da bir arkadaşımızın misafir kaldığı evi ararken taksici tarafından dolandırıldığımızı düşünmüştük. Peki, ya İstanbul!

SORU SORMAKTA ZORLANIRDIK

Çaresiz durakta bekleyenlerden sormamız gerekmektedir. Peki, soruyu hangimiz soracağız? Ufacık bir soruyu sormak zorunda olduğumuz anlarda dahi Orta Anadolu insanının çekingenliği üzerimizdedir. Hiçbirimiz, “Affedersiniz, Beyazıt’a gitmek istiyoruz, hangi otobüse binmeliyiz” şeklinde kibar bir soruyu karşı tarafa yöneltecek halde değiliz. Gerçi ortaokul ve liseyi Yozgat’ta okumuştum ama ben Sorgun’un Temrezli köyünde doğdum ve ilkokulu bitirinceye kadar da bırakın Yozgat’a gitmeyi, doğru dürüst on bir kilometre mesafedeki Sorgun ilçemize bile gitmemiştim. Mehmet doğma büyüme Sorgunlu idi. Mehmet’le birlikte içimizde vücutça biraz daha gösterişli olan ve Yozgat’ta doğup büyüyen rahmetli Muhittin’i zorlar, haydi sor, deriz. Tabii Muhittin durakta bekleşenlerden en munis olarak gözümüze kestirdiğimiz birine sorar: “Abi, Beyazıt meydanına hangi otobüs gider? Karşımızdaki cevap verir: “Üzerinde Hürriyet Meydanı yazan bütün otobüsler Beyazıt’tan geçer”.


Soldan Sağa: Hakkı Manav, Erzurumlu Bekir, Muhittin Bacanlı, Abdulkadir Köseoğlu, Mustafa İpekel ve İsmail Aydın

Bu açıklama üzerine alnında ya da biletçinin arkasındaki levhada Hürriyet Meydanı yazan otobüsleri aramaya başlarız. Bir tane gelir ve o otobüse atlarız. İyi!

İyi de, Beyazıt’a vardığımızda da otobüsten inmemiz gerekecek. Beyazıt neresi, hangi durakta inmeliyiz? Tabii bunu da sorarak öğreneceğiz. Ya yanımızda duran birinden ya da biletçiden soracağız. Muhittin’i tekrar teşvik ederiz:

-Haydi sor.

Muhittin itiraz eder:

-Az önce ben sordum, şimdi de siz sorun, hep ben mi soracağım?

Muhittin’i ikna edememişsek ya Mehmet soracak ya da ben soracağım. Sorarız:

-Abi, Beyazıt Meydanına gidiyoruz, hangi durakta ineceğiz?

Soruyu sorarken etrafımızı gözetleriz: Acaba konuşma tarzımızı nasıl buldular?

İşte İstanbul’a tahsil için Orta Anadolu’nun Yozgat Şehrinden giden üç yağız delikanlının ilk İstanbul günleri böyle başlamıştır. Tabii kısa sürede çevreyi tanıdık, gidip geleceğimiz yerleri öğrendik ve ilk sıkıntılı günlerimizi zamanla üstümüzden attık. Çevreye uyum sağlarken bir yandan da çevremizi tanzim ettik. Edirne’den Van'a kadar binlerce arkadaş edindik. Yüce Allah lütfetti arkadaş çevremizi zenginleştirdi.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, bir kere daha eğitimimizin ne kadar geri ve kalitesiz olduğunu, eğittiği lise mezunu gençlere bile güven duygusu veremediğini düşünüyorum. Turist dediğimiz yabancıları, ellerinde kitap ve harita ile tek başlarına dolaşarak aradıkları yeri nokta operasyonu yaparcasına buluşları karşısında başka türlü düşünemiyorum. (Gelecek hafta, Sihirbazlık Yaptığımız Ev.)

Kategori: 

1 Comment

İsmail bey siz yazıda isim

İsmail bey siz yazıda isim vermemişsiniz ama ben onu deşifre edeyim. CHP'nin hem il başkanı hem valisi hem de belediye başkanı gibi görev yapan Vali Nevzat TANDOĞAN' dır. Bu zulümlerden sonra yolsuzluk iddiaları devam ederken 1948 yılda intihar etmiştir. Nöörüyon kelimesini ise Yozgatlılardan daha çok kullanan Kırşehirlilerdir. Diğer taraftan, sindirilmiş toplumlardan ancak bu kadar genç nesil yetişir.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 14.11.2017 - 09:37 -1,308-
Bu sayfayı paylaşın :