+A A -A

İsa Keleş Anlatıyor

-A A +A

                Notlarımızın bir bölümünde,  “1970-80 yılları arasında üniversiteler de tahsil görüp de Mücadele Birliği’nin tebliğine muhatap olmayan hiçbir genç yoktur” demiştim. Şimdilerde altmışlı yaşlarında olan o gençlerden her birinin, üzerine toz kondurmadığı hüzün ve hasretle andığı ayrı ayrı anıları mevcuttur. Bir arkadaşım, masa ve koltukların olmadığı, duvar kenarına yan yana dizilmiş tahta sandalyede otururken yaptıkları memleket sohbetlerini; tahtadan imal edilmiş genişçe bir masa etrafında, mecmua paketleme işlemleri bittikten sonra ayaküstü yedikleri peynir ve zeytinin tadını hiçbir yerde bulamadıklarını anlatırken gerçek bir hasret duyuyor, “Keşke o günleri bir kere daha yaşasak” diyordu. Tıpkı İsa Keleş Bey gibi.

                Şöyle anlatıyor İsa Bey: “Esasen bizler vatansever, millî ve manevî değerlere bağlı insanlar idik. Mücadele Birliği’ni 1970 yılında Mehmet Demirci aracılığı ile tanıdım. Kendilerini solcu olarak tanımlayanların sesinin çokça duyulduğu o tarihlerde Ülkücülerle beraber oluyorduk çünkü ortada bizim kabullenebileceğimiz başka bir grup yoktu. Ancak onların söylem ve duruşları da, imparatorluk bakiyesi olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bir kısmında ve bazı sosyal tabakalarda hüsnükabul görmüyordu.

                               TADI DAMAKTA GÖNÜLDEN İKRAMLAR

                 Lise ikiye devam ederken, bir Cuma günü Mehmet Demirci ile birlikte Cuma Namazı’na gittik. Namaz çıkışı, Samanpazarı’nda Mehmet Demirci’ nin imamet ettiği caminin lojmanına uğradık. Demirci orada kalıyordu, beraber öğle yemeği yedik. Yemekte ikram edilen salata, helva, zeytin ve peynirin tadı hâlâ damağımdadır.

                Yemekten sonra Şazeli Çügen’in de katılımıyla koyu bir sohbete daldık. Yeniden Milli Mücadele Dergisi’nin başyazısından paragraflar okuduk. Orada geçen görüşler ilgimi çekiyordu. Yazılar bizi sorumluluk almaya çağırıyordu. Kendilerini solcu olarak niteleyen insanlar neyin peşindeydi? Anladığım kadarıyla Sovyet yanlısı bir yol izliyorlardı. O da bize ters geliyordu.

                Peki, solcular, bizim yanlış bildiğimiz bir yolda bu kadar kararlı ve ısrarlı olarak çalışırken; devletimiz ve milletimiz, bugün daha iyi anlaşıldığı üzere yabancı saldırıların hedefi iken biz ne yapıyorduk ve ne yapmalıydık? Gerçekten Türkiye, Sovyetlerin çok açık (sosyalist-komünist) ideolojik saldırılarından başka, kapitalist Batı (Birleşik Amerika- Avrupa)’nın bugün hâlâ pek çok insan tarafından yeterince fark edilemeyen ve anlaşılamayan gizli kültürel ve ekonomik saldırılarına maruz kalıyordu. Mücadele Birliği o tarihlerde bu saldırıları isabetle teşhis ediyor, düşmanı teşhir ediyor, şuurlu bir millî uyanışın kapılarını aralıyordu.

                Tabii bütün bu olup bitenler karşısında düşünüyor ve soruyorduk, bizim haklı bir davamız olamaz mıydı? Mecmuada geçen yazılar bizi böyle bir sorumluluk almaya davet ediyordu… İyi de ediyordu. Kafamız bu sorularla meşgul iken, gönlümüz, Yeniden Milli Mücadele hareketinden yana olanlarla olmayı tercih ediyordu. Böyle devam edip giderken bir gün kendimi her hafta cuma günleri yapılan kültür çalışmalarının içinde buldum. Mücadele Birliği ile olan serüvenim böyle başlamış oldu.

                Lise bitiminde üniversite sınavına katıldım ve ilahiyat fakültesini kazandım. Fakültede Süleyman Büyüker ile tanıştım. Süleyman Bey bizi diğer mücadeleci arkadaşlarla tanıştırdı. Kültür çalışmalarımızı “OÇOK”  yurdunda devam ettirdik.

                               TÜRKİYE NİÇİN İYİ YÖNETİLEMİYORDU?

                Mücadele Birliği’nin içtenlikle katıldığımız görüşüne göre Türkiye iyi idare edilemiyordu. Bunun sebebi, yalnızca iyi bir sistem yoksunluğu değildi. Elbette pek çok sebebi vardı. En başta geleni ise,  solcuların, “emperyalizmin işbirlikçileri” dedikleri adamların yönetim kademelerinde olmasıydı. Bunun basın-medya ayağı, siyasî, askerî ayağı, özellikle eğitim ayağı vardı.

                Bu sorunun daha iyi anlaşılabilmesi için şu soruyu sormamız gerekiyor: Türkiye’de başbakanların –istisnalar kaideyi bozmaz-  cumhurbaşkanlarının, bakanların, müsteşarların, yüksek düzeyde bürokratların ve sözde danışmanların Robert Kolej mezunu olmaları, Dünya Bankası’ndan gelmeleri; kökü dışarıda gizli derneklerin, Bilderberg’lerin, lobilerin, mason localarının üyeleri olmaları; keza, parti kurmadan veya seçimlere girmeden önce Amerika’ya gitmeleri ve oralarda bir takım mahfillerle görüş alışverişinde bulunmaları ne ile izah edilebilir?

                Bütün bunlar tesadüf müdür? Elbette tesadüf değildi. Türkiye hâkim ekonomilerin ve hâkim kültürlerin kıskacına düşürülmüştü. Ne yazık ki solcular bu gerçekleri şurasından burasından tespit etmekle beraber, bunu, Türkiye’nin lehine ve Türk insanının anlayacağı şekilde ortaya koyamıyor, sadece Amerika’nın (ABD) aleyhine Sovyetler Birliği’nin (SSCB) lehine izah ediyorlardı. Oysa emperyalizmin, tarihin ışığında bakıldığında hem Amerika’ya hem de Sovyetlere hükmettiği görülüyordu. Gerek kırmızı ve gerekse turuncu olsun, yani rengi ne olursa olsun bütün beynelmilel ihtilal ve darbelerin gerisinde Yahudi sermayesi vardı. Mücadele Birliği bu görüşünü, “Amerika Rusya, Yahudi’ye Kukla” sloganıyla formüle etmişti.

                Bütün bu açılardan bakıldığında, Türkiye’nin, kendi insanının ürettiği yerli ve millî politikalarla yönetilmediği, bilakis yabancı menfaat odaklarının baskı ve telkinleriyle ve elbette onların ekonomik-kültürel menfaatlerine göre yönetildiği açıkça görülüyordu. Kısaca Türkiye her geçen gün, sözde eğitim ve ekonomi politikalarıyla hem kendine yabancılaşıyor ve hem de giderek tam bir sömürü ülkesi haline dönüşüyordu. O sebeple Mücadele Birliği “Millî Devlet, Millî Eğitim, Millî Sanayi, Millî Savunma” diyor, bunun için de millî ve manevî değerlere bağlı “Millî Kadro” ihtiyacından söz ediyordu. O tarihlerde bazı sol gruplardan başka hiç kimsenin kullanmadığı yönetici-idareci anlamındaki “Kadro” kavramını, Mücadele Birliği bir ihtiyaç olarak ortaya koyduktan başka, “Kadroların Vazifeleri” adında kitaplar yayınlıyor, memleketin içinde bulunduğu durumu tahlil ederek hedefler koyuyor, kıt imkânlara rağmen ülke çapında millî ve manevî uyanışa olağanüstü katkı sağlıyordu.

                               OKUMAYAN BİR TOPLUM DÜŞÜNEMEZ VE SORUNLARINI ÇÖZEMEZ

                Mücadele Birliği mensuplarıyla tanışmamızın en güzel yanı, üniversite eğitiminin yanında kitap okumamızı teşvik etmiş olmalarıydı. Okuyan, araştıran, düşünen ve bir şeyler yapan insanlara ihtiyaç vardı. Ne yazık ki, okuma noktasında şu anda bile memleket Mücadele Birliği mensuplarının o günlerde düşündüğünün çok gerisindedir.  O hedeflere varılabilmiş olsaydı, belki de bugün Türkiye’nin dünyadaki konumu bambaşka bir yerde olabilirdi. Aynı hedefler için bugün de okumaya ihtiyacımız var. Zira okumayan bir toplum düşünemez ve bir daha nüksetmemek üzere sorunlarını temelden çözemez.

                 Umarız, yeni nesiller telefon müptelasından kurtulurlar, ilme ve bilime yönelirler, milletlerarası camiada var olma yok olma mücadelesinde şerefli yerlerini alırlar da memleket istenen hedeflere bir an evvel varır. Belli yaşlara gelmiş insanlar olarak,  iş ve üniversite hayıtımda yaşadığım zorluklara rağmen aklım bunu istiyor, gönlüm bunu istiyor ama ne yazık ki, yaşım ve sorumluluklarım aynı şeyleri yapabilmeme izin vermiyor ve o sebeple Mücadele Birliği’nin ilk yıllarındaki aşkı ve heyecanı hasretle anıyorum.”  

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 05.06.2018 - 15:04 -562-
Bu sayfayı paylaşın :